Anatoliy T. Fomenko
ANTİKÇAĞ ORTA ÇAĞ'DIR

Suretlerin tespit edilme yöntemleri. “Eski” ve Orta Çağ hanedanlarının özdeşleşmesi.
M.S. XIII. yüzyıldaki Truva Savaşı. Yunan-Roma tarihinde kronolojik oynamalar. XII. yüzyıldaki İncil olaylarının XI. yüzyılın tarihine yansıması.

BÖLÜM 5.
TRUVA  SAVAŞI  M.S.  XIII.  YÜZYILDA  GERÇEKLEŞMİŞTİ.
SANAL YANSIMALARI GOT SAVAŞI VE TARQUİN SAVAŞI’DIR.

11. HEİNRİCH SCHLİEMANN’IN YANLIŞLIKLA “HOMEROS’UN TRUVASI’NIN KALINTILARI” DEDİĞİ KÜÇÜK ORTA ÇAĞ İSTİHKÂMININ HARABELERİ

ON SEKİZİNCİ YÜZYILDA yaşayan tarihçiler XVI-XVII. yüzyıllarda “antik Truva”yı “kaybettikten” sonra onu yeniden aramaya başlamışlardı. Bu da şu şekilde yapılmaktaydı. “Truva Hazinesi ve Onun Tarihi” kitabının yazarı olan arkeolog Elly Kirsh, “Choiseul-Gouffier adlı bir Fransız, Fransa’nın Konstantinopolis ortaelçisinin verdiği görev üzerine Kuzey Batı Anadolu’ya bir dizi gezi yapıp (1785) bu yerin tarifini yayımladıktan sonra, Truva’nın tam olarak nerede bulunduğu hakkındaki TARTIŞMALAR YENİDEN BAŞLAMIŞTI. Fransızın düşüncesine göre, Priam şehrinin, Pınarbaşı’nın yanında, Hisarlık Tepesi’nden  anakaraya  doğru  yaklaşık  on  kilometre  uzaklıkta  bulunması  gerekiyordu. Hisarlık Tepesi Choiseul-Gouffier’in çizdiği haritada, HARABELERİN BULUNDUĞU yer olarak  işaretlenmiştir  [443],  s.20.  Demek  ki,  güya  Hisarlık’ın  yanındaki  bazı HARABELERİN tam da «antik Truva» olduğu hipotezi Fransız Choiseul-Gouffier tarafından H. Schliemann’dan çok önce ileri sürülmüştür.

Ayrıca henüz 1822 yılında McLaren... “Hisarlık Tepesi’nin tam olarak eski Truva olduğunu iddia etmekteydi.... Ailesiyle Çanakkale Boğazı’nın yanında yaşayan, aynı anda İngiliz ve Amerikan konsolosu olan Frank Calvert buna dayanarak Londra’daki British Museum’un Yunan-Roma koleksiyonunun müdürü olan Sir Charles Newton’ı, 1863 yılında Hisarlık Tepesi’nde kazı yapılması için bir sefer düzenlemeye ikna etmeye çalışmıştı” diye bildirmektedir [443], s.21-22.

Schliemann’ın kendisi şunu yazmıştı: “Tüm alanı iki kez süzdükten sonra Calvert’in, Hisarlık Tepesi’nde bulunan yaylanın tam olarak eski Truva’nın bulunduğu yer olduğu fikrini kesinlikle kabul ettim.” Böylelikle Elly Kirsh, “Schliemann burada doğrudan Frank Calvert’a atıf yapmıştır. Bu da, Schliemann’a dair, güya elinde sadece Homeros’un bulunduğu ve yalnızca “İlyada’nın” metnine dayanarak Truva’yı bulmuş olduğu şeklindeki YAYGIN EFSANE ile çelişmiştir. Truva’yı fiilen bulan kişi olmasa bile, en azından yer yer açık taş duvarların kalıntılarına dayanarak, Truva’nın Hisarlık Tepesi’nin içinde aranması gerektiğini oldukça emin bir tavırla tahmin eden Schliemann değil Calvert idi. Bu tepede kazı yapıp daha önce sadece mit olduğu düşünülen şehrin varlığını ispat eden KESİN KANITLARI bulmak ise Schliemann’ın payına düşmüştü” diye yazmaktadır [443], s.27.

“Homeros’un Truvası neden tam olarak bu bölgede aranmaktaydı?” sorusunu kendi kendimize soralım. Herhalde mesele şudur ki, Truva’nın “İstanbul Boğazı bölgesinde bulunduğuna  yönelik  bulanık  anılar  hâlâ  yaşamaya  devam  etmekteydi.  Ancak,  XVIII. yüzyılda yaşayan tarihçiler İstanbul Boğazı’ndaki Yeni Roma’yı, yani Çar-Grad’ı doğrudan işaretleyememişlerdi. Çünkü o zamanlarda, Çar-Grad’ın tam da “antik” Truva olduğu artık kesin  olarak  unutulmuştu.  Üstelik  Skaliger  tarihi  henüz  XVII.  yüzyılda,  İstanbul’un  tam olarak “Homeros’un Truvası” olduğunu düşünmeyi bile yasaklamıştı. Fakat “antik” Truva’nın “buralarda, İstanbul Boğazı’nın yanında” bulunduğu düşüncesine yol açan çeşitli dolaylı Orta Çağ kanıtları yaşamaya devam etmekteydi. Dolayısıyla, tarihçiler ve meraklılar “kayıp Truva’yı” zaten İstanbul’a yakın bir yerlerde aramaya başlamışlardı.

Türkiye, Orta Çağ yerleşimlerinin ve askerî tahkimatların vs. harabeleri ile doludur. Dolayısıyla, “uygun harabeleri” Homeros’un Truvası’nın harabeleri olduğunu bildirmek üzere “seçmek” hiç de zor değildi. Gördüğümüz gibi, Hisarlık Tepesi’ndeki harabeler adaylar arasındaydı. Ancak, hem tarihçiler hem de arkeologlar bunun Homeros’un Truvası olduğunu doğrulayan bir tür “kanıtın” topraktan çıkarılmasının şart olduğunu iyi bir şekilde anlamaktaydı. En azından bir şey bulmak! İşte Schliemann bu görevi başarı ile tamamlamıştı, res.5.23, res.5.23a. Hisarlık Tepesi’nde kazıya başlamıştı.

Topraktan  temizlenmiş  olan  harabeler  burada  gerçekten  alanı  topu  topu  120X120 metre olan bir yerleşimin olduğunu göstermişti. Eskiden bir şehrin bulunduğu bu ufak yerin planı mesela [443], s.76-77’de gösterilmiştir. Elbette buradaki hiçbir şeyin “Homeros” ile alakası yoktu. Bunun gibi harabelere Türkiye’de sıklıkla rastlanabilmektedir. Herhalde Schliemann, bu kıt harabelere dünyanın dikkatini çekmek için olağanüstü bir şey gerektiğini anlamıştı. Büyük bir ihtimalle burada Orta Çağ dönemine ait olan ufak bir askerî Osmanlı tahkimatı veya yerleşimi yer almaktaydı. Gördüğümüz gibi, Frank Calvert “antik” Truva’nın burada  bir  yerde  olduğunu  çoktandır  söylüyordu.  Ama  söylediklerine  hiç  kimse  dikkat

etmemişti. Bu anlaşılabilir bir şeydir: Türkiye’deki harabe sayısı çok fazladır! “Çürütülemez kanıt” gerekiyordu. Bunun üzerine, Schliemann 1873 yılının Mayıs ayında, bir tören havası içinde, aceleyle “antik” Priamos’un hazinesi ilan ettiği altın hazineyi “birdenbire bulmuştu”. Yani burada, tam da Homeros’un anlattığı Priamos söz konusudur [1391], [1392]. Bugün bu altın eşyalar takımı, “antik Truva’nın” efsanevi “hazinesi” olarak dünyanın farklı müzelerinde dolaşmaktadır.

Elly Krish bu konuda, “Heinrich Schliemann... 1873 yılının Mayıs ayında (YANLIŞLIKLA Skeya Kapısı sandığı) kapının yanında... ÖNCEKİ DÜŞÜNCESİNE GÖRE tam da Homeros’un Kral Priamos’una ait olan mükemmel, çok zengin bir hazine bulmuştu. Schliemann ve çalışması hemen yaygın bir şöhret kazanmıştı. Ancak buluntusuna güvenmeye meyilli  olmayan  çok  sayıda şüpheci  de vardı.  Bugün  bile,  başta  Amerikalı  antik  filoloji uzmanı D.A. Trail olmak üzere bazı araştırmacılar HAZİNE KONUSUNDAKİ HİKÂYENİN UYDURULMUŞ OLDUĞUNU, SCHLİEMANN’IN BÜTÜN BU EŞYALARI YA ÇOK UZUN ZAMAN İÇİNDE TOPLADIĞINI YA DA ÇOĞUNU PARA İLE ALDIĞINI iddia etmektedir. Schliemann’ın, HAZİNENİN BULUNMUŞ OLDUĞU TAM TARİHİ BİLE BİLDİRMEMESİ güvensizliği artırmaktaydı.” diye yazmaktadır [443], s.113.

Schliemann gerçekten de “antik hazineyi” bulduğu yer, zaman ve şartlar ile ilgili bilgileri nedense gizlemişti” [443], s.120. Meğerse “bu listeler ve raporlar ANCAK DAHA SONRA HAZIRLANMIŞTI” [443], s.120. Ayrıca, H. Schliemann nedense “buluntusunun” kesin TARİHİNİ inatla söylemek istememiştir. Elly Krish, “Atina’da nihayetinde o zamanın buluntusu ile ilgili en ayrıntılı raporu yazmıştı. Bu arada BU OLAYIN TARİHİ BİRKAÇ KEZ DEĞİŞTİRİLMİŞ VE BELİRSİZ KALMIŞTI” diye bildirmektedir [443], s.126.

D.A. Trail dâhil olmak üzere çeşitli eleştiriciler Schliemann’ın “buluntusu” ile ilgili bunun gibi çok sayıdaki garipliğe işaret edip “tüm hazine tarihinin HAYAL ÜRÜNÜ” olduğunu söylemişlerdi [443], s.127. Burada, arkeolog Elly Krish’in şüphecilerin düşüncelerine katılmadığını bildirmek gerekmektedir. Buna rağmen, Elly Krish, zamanında saklı tutulamadığı için itibarını lekeleyen bütün bu verileri sunmak zorundaydı. Bu verilerin saklı tutulamamasının sebebi ise SAYISININ PEK FAZLA OLMASI ve bunların H. Schliemann’ın versiyonunun doğruluğunu hayranlarının gözünde bile herhalde ciddi şüpheye düşürmesidir.

H. Schliemann’ın “hazineyi bulduğu” yer bile BELLİ DEĞİLMİŞ. Elly Krish, hazinenin tarihlenmesi için, bulunduğu yerin çok “bilgi verici olduğunu pek haklı olarak bildirmektedir. H. SCHLİEMANN İSE ONU FARKLI ZAMANLARDA ÇOK FARKLI ŞEKİLDE TARİF ETMİŞTİ [443], s.137. H. Schliemann’ın iddia ettiğine göre, “mutlu buluntunun” ortaya çıktığı anda yanında ancak Sofya adlı eşi vardı. Ondan başka H. Schliemann’ın “antik” altını nasıl ve nerede bulduğunu gören olmamıştır. Elly Krish’in sözlerini yine alıntılayalım: “Hazinenin buluntusu ile ilgili hikâyenin doğruluğuna yönelik şüphelerin   meydana   çıkmasının   sebeplerinden   biri,   H.   Schliemann’ın,   eşi   Sofya’nın ifadelerine dayanması ve buluntu sırasında eşinin  yanında olduğunu  temin etmesidir. Bu arada, Mayıs’ın 27’sinde (H. Schliemann bu metinde “buluntunun” tam bu tarihte bulunduğunu  söylemektedir  -  A.F.)  Sofya’nın  muhtemelen  Truva’da  bulunmadığı  ortaya

çıkmıştı...” Sofya’nın o gün Truva’da ya da Atina’da bulunduğuna yönelik tartışma götürmez bir kanıt hemen hemen yoktur. Aynı zamanda... Schliemann’ın kendisi British Museum Müdürü Newton’a mektubunda, SOFYA’NIN O ZAMAN TRUVA’DA BULUNMADIĞI itirafında bulunmuştu. “... Bayan Schliemann beni Mayıs’ın başında terk etti. Ama her zaman onun arkeolog olmasını istediğim için kitabımda HAZİNE BULUNDUĞU ZAMAN YANIMDA OLUP BANA YARDIM ETTİĞİNİ YAZDIM.” ” [443], s.131-132.

H. Schliemann’ın KUYUMCULARLA, onlara güya bulmuş olduğu altın “antik” süs eşyalarının kopyalarını yapmalarını önerdiği ESRARENGİZ GÖRÜŞMELER YAPTIĞINI ÖĞRENİNCE şüphelerimiz daha da artmıştır [443], s.130-131. Schliemann’ın bunu “Türk hükümeti dava açıp hazinenin yarısını talep ettiği takdirde” elinde “kopyaları” olsun diye yaptığını  açıklamıştı  [443],  s.130’a  göre  alıntılanmıştır.  Ancak,  H.  Schliemann’ın  1873 yılında “yaptıklarının” etrafındaki bütün karanlıklardan dolayı, kuyumcularla bu görüşmeleri hazineyi bulduktan ÖNCE Mİ yoksa SONRA MI yaptığı pek belli değildir. Bize, “Priamos hazinesinin” ÜRETİLMESİ konusunda yapılan “önceki” görüşmelerinin yankıları ulaşırsa ne olur?  Büyük  ihtimalle  bu  görüşmeleri  YALNIZKEN  Hisarlık  Tepesi’ndeki  “hazineyi bulduğu” andan önce yapmıştı.

H. Schliemann, “Kuyumcunun eski eserleri çok iyi anlaması gerek, üstelik kopyalara kendi damgasını vurmayacağını vadetmesi gerek” şeklinde çok ilginç şeyler yazmıştır. BANA İHANET ETMEYECEK VE ÇALIŞMASI İÇİN UYGUN ÜCRET ALACAK BİRİNİ BULMAM GEREK [443], s.130’a göre alıntılanmıştır. Ancak Elly Krish’in yazdığı gibi, H. Schliemann’ın acentesi Boren, böyle ŞÜPHELİ BİR İŞTEN “herhangi bir şekilde sorumlu tutulmak istemez.” (Boren – A.F.) “ÜRETİLMİŞ OLAN KOPYALARIN HİÇBİR DURUMDA ORİJİNAL OLDUĞUNUN kesinlikle SÖYLENMEMESİ gerektiği kuşkusuzdur” diye yazmaktadır.” [443], s.130-131.

Her şeye rağmen Boren’in Schliemann’a Saint-Honore sokağındaki (Paris – A.F.) Froment-Meurice şirketini tavsiye ettiği ortaya çıkmıştı. Söylediğine göre, bu, adı XVIII. yüzyıldan itibaren ünlü olan ve çalışanları arasında çok sayıda ressamın ve ustanın olduğu bir aile şirketidir” [443], s.130. Bu arada XIX. yüzyılda “ANTİK” SÜS EŞYALARI modaya girmiştir.  Mesela  Lucien  Bonaparte’nin  eşi  Prenses  Canino’nun  yüksek  sosyetedeyken sıklıkla Etrüsk kolyesi takması, kendisini bayram ziyafetlerinin merkezi durumuna dönüştürmüştü” [443], s.130. Demek ki, Paris kuyumcularının “Eski Çağlık” sipariş sayısının çok olması mümkündü. Ancak büyük bir ihtimalle onları kötü yapıyorlardı.

Elly Krish, “Priamos’un hazinesinin” gerçekliğine itiraz etmeksizin Schliemann’ın güya “kopyalarını” gerçekten ürettirmesini iddia etmenin kesinlikle zor olduğunu belirtmektedir. Aynı zamanda, Elly Krish çok dikkatli bir şekilde şunu belirtmektedir: “Fakat Schliemann’ın güya sipariş ettiği kopyalar ile ilgili söylentiler O ZAMANLARDAN BERİ BİR AN OLSUN KESİLMEMİŞTİ.” [443], s.130.

Elly Krish sözlerini “KESİN TARİHİ BİLE AÇIKLANMAMIŞ olan bu buluntunun tariflerindeki bazı belirsizlikler ve çelişkiler, şüphecilerin BU BULUNTUNUN GERÇEK OLDUĞUNDAN  şüphelenmelerine  yol  açmıştı”  diye  özetlemektedir.  Colorado  Eyalet Üniversitesi Antik Filoloji Profesörü III. William M. Calder, Schliemann’ın haddini bilmez, egosantrik bir hayalci ve PATALOJİK BİR YALANCI olduğunu söylemişti [443], s.13.

Bu arada, H. Schliemann’ın bir başka mükemmel “eski” gömüyü, yani Miken’deki gömüyü bulduğu düşünülmektedir. “Antik altın konusunda” bu kadar “şanslı olması” şaşırtıcıdır. Miken’de, hemen Homeros’un tarif ettiği Eski Çağ Agememnonu’nun maskı olduğunu söylediği altın cenaze maskını “bulmuştu”. Kanıtları sorarsanız hiç yoktu. Dolayısıyla tarihçiler bugün ihtiyatlı bir şekilde “Heinrich Schliemann Miken’deki mezarlardan birinde bulunmuş olan maskın Kral Agememnon’un yüzünden yapılmış mask olduğunu düşünmektedir. Ancak daha sonra İSMİNİ BİLMEDİĞİMİZ BAŞKA BİR HÜKÜMDARA AİT OLDUĞU İSPAT EDİLMİŞTİ”   diye yazmaktadır [863], s.14. Arkeologların, MEÇHUL maskın, ismini BİLMEDİKLERİ hükümdara ait olduğunu nasıl ispat ettikleri ilginçtir.

Schliemann’ın, “kendisinin bulduğu” Priamos altınını değil güya “Truva’da” bulduğu dört şaşırtıcı taş baltayı daha çok tanıttığı görülmektedir. Bunlar 2013 yılının Mayıs ayında Moskova’daki A.S. Puşkin Müzesi’nde, 3 numaralı salonda sergilenmişti. Serginin adı “Heinrich Schliemann’ın Kazılarından Truva Hazinesi” idi, res. 5.23b. Müzenin  yorumu, “Biri lazuritten, ikisi ise nefritten ve jadeitten yapılmış olan balta-çekiçler son derece önemlidir. Heinrich Schliemann’ın bunları Truva’da bulduğu diğer eserlerden daha değerli görmekteydi. Baltaların üstünde, bir sürü kozalakçık ve madeni aletlerin desenini taklit eden merdane şeklindeki desen var. İki baltanın kozalakçıklarında altın kaplama izler bulunmuştur. Hem yüzeylerinin özenle parlatılmış olması hem de yuvarlak ağızları, altın kaplama izleri ve malzemeleri bu baltaların bayramlık niteliklerinin olduğunu göstermektedir.” şeklindeydi.

Baltalar son derece etkileyicidir. Bizi utanmadan bunların M.Ö. ikinci yüzyılın çok uzak geçmişinde yapılmış olduklarına inandırmaya çalışıyorlar. Yani en az üç bin yaşındalar! Baltadaki ideal şekilli yuvarlak delikler dikkatimizi çekmişti. Acaba Eski Çağ döneminde o kadar hassas delikler neyle açılmıştı? Bize söylenene göre çelik henüz yoktu. Elmas matkap ucu icat edilmemişti daha. Güya geçen binlerce yıl boyunca baltaların aynalı yüzeyi neredeyse hiç bozulmamış. Kozalakçıklar yepyeni görünmekte. Fakat bunları yapmak için baltaların tüm yüzeyinden taşı, gereken derinliği elde etmek için özenle çekmek gerekir ki. Üstelik başka, daha kaba baltaların bulunup bulunmadığı bildirilmemektedir. Acaba “antik” Truva’da, bunlardan başka, sade, parlatılmamış, ideal kozalakçıkları ve altın kaplaması olmayan, evde kullanılan balta hiç yokken sadece bu dört muhteşem ideal balta mı vardı? İster istemez bizde, bu baltaların “Priamos’un altını” ile aynı kökenlere sahip olduğu, yani XIX. yüzyılın Paris’indeki kuyumcu atölyelerinden çıktığı düşüncesi oluşuyor.

Demek  ki,  Truva’ya  geri  dönüp  şunu  söyleyebiliriz.  Buraya  kadar  tüm söylediklerimizi toparlarsak ilginç bir görünüm meydana çıkmaktadır:

1) H. Schliemann  “Priamos’un hazinesini”  bulduğu  yeri, tarihi ve şartları belirtmeyince bu konuda garip bir karışıklık yaratmıştı. H. Schliemann “Homeros’un Truva’sını” bulmasına dair hiçbir inandırıcı kanıt sunmamıştır. Skaliger tarihçileri de bunları kendisinden talep etmek konusunda pek de istekli değillerdi.

2) H. Schliemann’ın bir kuyumcuya düpedüz “antik altın mücevherler” yapmasını sipariş ettiğini düşünmek için sebepler vardır. Ayrıca dört muhteşem balta. Burada   H. Schliemann’ın gayet zengin bir adam olduğunu hatırlatmak gerek. Mesela H. Schliemann “Atina’daki Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün binasının inşaatını” finanse edenler arasındaydı [443], s.55. Elly Krish, “Başta İndianopolis’teki (İndiana Eyaleti) ve Paris’teki kiralık apartman evleri olmak üzere şahsi malı araştırmalarının temeli ve bağımsızlığının esası idi” diye yazmaktadır [443], s.30.

3)  Sonra  H.  Schliemann’ın,  mücevheratı  gizli  gizli  Truva’ya  götürmüş  olması  ve onları Hisarlık Tepesi’ndeki harabelerin içinde “bulduğunu” ilan etmiş olması mümkündür. Yani bazı işgüzarların kısa süre önce “antik Truva’yı yerleştirdikleri” yerde. H. Schliemann’ın Truva’yı bulmak için bile pek zahmete girmediğini görmekteyiz. Sadece Choiseul-Gouffier ve Frank Calvert’in daha önce ileri sürdükleri hipotezi ALTIN YARDIMIYLA “TEMELLENDİRMİŞTİ”. Bize göre, bunlar başka yeri göstermiş olsalardı, H. Schliemann gösterdiği başarıyla ile ve aynı hızla “Priamos’un” aynı “antik hazinesini” orada bulacaktı.

4)   XIX.   yüzyılda   yaşayan   birçok   şüpheci,   H.   Schlieman’ın   tek   sözüne   bile inanmamıştı. Ancak Skaliger tarihçileri az çok memnun kalmışlardı. Onlar bir ağızdan “Efsanevi Truva’nın bulunması nihayet başarılmıştır. Tabii, “altın hazine” ile ilgili bir sürü şüpheli gariplik var ama bunlar H. Schlieman’ın büyük buluşunun değerlendirilmesini etkilemez. Şimdi, Kral Priamos’un işte burada, Hisarlık Tepesi’nde yaşadığını kesin olarak bilmekteyiz.  İşte  bakınız,  burası  tam  olarak  büyük  Aşil’in  Hektor’u  yendiği  tepenin yamacıdır.  Truva  atı  da  burada  durmaktaydı.  Gerçi  günümüze  kadar  ulaşamamış  ama ahşaptan modern büyük modeli işte buradadır. Çok kesin bir şekilde yapılmıştır. İşte burası, yenilen Aşil’in düştüğü yerdir. İşte bakınız, gövdesinin izi kalmıştır. Binlerce kanağan turistin bugünlerde bütün bu hikâyeleri saygı ve dikkatle dinlediğini kabul etmemiz gerek.

5) Skaliger tarihçileri, “Priamos’un hazinesine” karşı şu şekilde davranmaya karar vermişlerdi. Bunun, gerçekten Homeros Priamosu’nun hazinesi olduğu iddisında bulunmak ihtiyatsızlık olurdu. Bu kadar cesur bir açıklama karşılığında derhal şüphecilerin BU NEREDEN BİLİNİYOR? Bunun kanıtları nedir? gibi doğrudan soruları ortaya çıkardı. Verilecek bir cevap yoktu tabii. Herhalde bunu herhangi bir konuda “Schliemann Truvası” ile ilgili olan bütün kişiler anlamaktaydı. Ama düşündükten sonra çok zarif bir çıkış bulabilmişlerdi. Şunu söylemişlerdi. Evet, bu Priamos’un hazinesi değil. AMA SCHLİEMANN’IN DÜŞÜNDÜĞÜNDEN BİLE DAHA ESKİDİR.

Elly Krish, “Ancak, Schliemann öldükten sonra yapılan araştırmalar, “Priamos’un hazinesi” denilen hazinenin Schliemann’ın düşündüğüne kıyasla çok daha eski bir döneme, yani M.Ö. III. yüzyıla ait olduğunu KESİN OLARAK KANITLAMIŞTI... Bu, YUNAN ÖNCESİ ve HİTİT ÖNCESİ dönemin halk kültürü idi.” diye bildirmektedir [443], s.172. Güya çok çok eski bir hazineymiş. Dehşet verici bir eskilik. Ne Yunanlıların ne de Hititlerin sözü edilmişti daha. Bu açıklamadan sonra kanıtlanacak bir şey kalmamıştı. Ancak yine de “Schliemann hazinesinin eskiliğinden” yana olanların, Hisarlık Tepesi’nde bulunan, güya Schliemann’ın onları çıkardığı yeri (ayrıntılar için yukarıya bakınız) bile bilinmeyen birkaç altın eşyayı nasıl tarihlediklerini öğrenmek çok ilginçtir. Altına göre tarihlemeyi saptamak ise şimdi bile henüz imkânsızdır.

6) H. Schliemann bizi kandırmamış ve gerçekten Truva kazıları sırasında eski altın süs eşyalarını bulmuşsa ne olur? Bu durumda şunu söyleriz: “Altın hazine” gerçek olmuş olsa, Paris kuyumcuları tarafından gizli gizli yapılmamış olsa bile bunun neden tam olarak “antik Truva’nın” Hisarlık Tepesi’nde bulunduğunun kanıtı olarak algılanması gerektiği yine de anlaşılmıyor. H. Schliemann’ın bulmuş olduğu altın eşyaların üzerine BİR HARF BİLE YAZILMAMIŞTIR [443]. İsimler şöyle dursun. Ve ancak bilinmeyen birinin bilinmeyen bir yerde ve bilinmeyen bir zamanda “eski bir altın” bulmuş olduğu yönündeki sözlü bir açıklamadan, “efsanevi Truva’nın bulunmuş olduğu” sonucuna varılabilmesi şüphelidir.

7) Sonuçta ilgi çekici psikolojik bir noktayı vurgulayalım. “Truva’nın bulunması” ile ilgili bütün bu şaşırtıcı hikâye, “buluntuyu” bulanların da bu şüpheli faaliyete bir şekilde sürüklenmiş olan meslektaşlarının da bilimsel gerçekle ilgilenmemiş gibi göründüğünü kesin olarak göstermektedir. Skaliger okulunun tarihçileri ve arkeologları zaten “kaybolmuş Truva’nın” İstanbul Boğazı’na yakın bir yerde bulunduğuna inanmaktaydılar. Herhalde düşünceleri şöyle idi: “Zaten onun tam olarak nerede olduğu gerçekten o kadar önemli mi? H.  Schiemann  Truva’nın  Hisarlık  Tepesi’nde  olduğunu  düşünmeye  karar  vermişti.  Hatta orada zengin bir hazine bulmuştu. Gerçi sürekli, hazineyle ilgili hoş olmayan söylentiler ortaya çıkmaktadır. Ancak bütün bu ayrıntılar anlamaya değer mi? Truva’nın gerçekten Schiemann’ın ısrar ettiği yerde bulunduğunu kabul edelim. Kendisi ünlü, saygın ve zengin bir adamdır. Yer uygundur. Gerçekten eski bir harabedir. Kusur bulup bir şekilde “kanıt” talep etmeye değer mi? Truva burada değilse bile buralardaydı.

8) Şüpheciler, “Truva’nın bulunuşundaki” apaçık saçmalıkları bulmaktan sıkıldıktan biraz sonra nihayet “rahat bir bilimsel dönem” başlamıştı. Kazıya devam edilmişti. “Truva” hakkındaki ciddi ve kalın dergiler düzenli olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. Birçok yazı ve tez yayımlanmıştı. Tabii ki, “Homeros Truvası”ndan kalan bir şey HİÇBİR ZAMAN BULUNMAMIŞTI. Ancak, Orta Çağ dönemine ait olan sıradan bir Osmanlı tahkimatını, acele etmeden kazmaya devam etmişlerdi. Doğal olarak, kazıda bazı kırık parçalar ve farklı eşyaların, silahların kalıntıları bulunmuştur. Ancak, “Truva’nın burada bulunduğu” yönündeki sözlerin inatçı bir şekilde defalarca tekrarlanması sonucunda, güya “Truva’nın burada gerçekten bulunduğunu” ileri süren bir gelenek ortaya çıkmıştı. Kendilerini inandırıp “kamuoyuna açıklamışlardı”. Kanağan turistler oraya akın akın gitmeye başlamıştı. Böylece Skaliger tarihinin bir sorunu daha başarıyla çözülmüştü. Hiç utanmadan.